03 Aralık 2009 Perşembe

Kadıköy-Karaköy hattı

Bugün toplantı rotamda bir değişiklik yaptım; akşam üstü Karaköy'deki toplantıma yağmurlu İstanbul gününün trafiğini öngörerek, biraz da keyiften vapurla gideyim dedim..ne doğru bir kararmış; nelere sebep oldu bir bilseniz..beni 15-20 sene öncelere götürdü bu kaçamak...ortaokul&lise&ilk gençlik yıllarıma....

Ben Beyoğlu'nda okudum, "Beyoğlu Anadolu Lisesi"....nam-ı diğer "Eski İngiliz Kız Lisesi"....İstiklal Caddesinde Odakule'nin tam karşısındaki tarihi yapı, Panter Kırtasiye'nin üstündeki...11 yaşında ufacıkken girdim oraya, 18'imde çıktım....birşeyleri bıraktım orda...sanırım çocukluğumu....ne yazık ki mutlu bir öğrenci olamadım; buluğ çağı bunalımlarıma kız okulu disiplini karıştı ve elimde anımsamaktan hiç hoşnut olmadığım bir 7 sene kaldı...en kötü kabuslarım bu yıllarımı içerir..evet o kadar! Bir kere hepimiz kızdık, erkeklerle arkadaşlık etmek bu yüzden, o yıllarda çok zordu, koca binada erkek sinek uçsa anında hepimizin haberi olurdu...o okuldan çıkınca ve topluma karışınca sudan çıkmış balığa döndük hepimiz...sonra müthiş bir disiplin altındaydık, dil ve disiplin kartlarımız vardı; sürekli ama sürekli; tenefüslerde bile İngilizce konuşmak zorundaydık, bu düzeni kontrol eden  okulun en başarılı, en gözde kızlarından oluşan ve prefectler diye adlandırılan bir güruh ve bunların başı olan bir head girl'ümüz olurdu.( Gülse Birsel benim 5 sınıf üstümdü, lise sonda o  bizim head girl'ümüzdü) Bu kızlar güruhu Türkçe konuştuğumuzu yakalarsa dil kartımıza hemen bir imza atardı, 3 imzada disiplin kuruluna giderdik, keza disiplin kartları da aynı mantıkla çalışırdı....çorabımızdaki çizginin renginden, saç tokamıza kadar herşeye karışılırdı.Pazartesi sabah kontrolü, Cuma akşam kontrolü, müdür yardımcılarımızın cıyaklamaları....binaya sabah girilir, akşam çıkılırdı, bunun dışında Beyoğlu'na çıkış yasaktı...offf offf şimdi bile içim daralıyor...hiç mi iyi bir  şey yoktu; İngiliz hocalarla gerçekten dehlizleri olan çok tarihi bir binada okuduk...son 2 senede Beyoğlu'nu tanıdık...daha güzel olamaz mıydı, olabilirdi...benim elimde miydi, bilmiyorum....

Özgürleşmeyi bir ölçüde başarabildiğimiz son 2 senede Anadolu yakasındaki evden okula gitmek için servisten Kadıköy-Karaköy vapur hattına transfer olduk....günün en erken vapuruyla geçer, şenlikli 16:00 öğrenci vapuruyla eve dönerdik...16:00 vapuru Saint Benoit , Galatasaray ve muadil çevre okulların öğrencisi kaynardı, Saint Benoit'in yakışıklı çocukları yüreklerimizi hoplatırdı:)

Bu Kadıköy-Karaköy seferlerim üniversite yıllarımda da- hem okuyup hem çalıştığım ve işyerimin güzergahı bu hatta uygun olduğu için- devam etti...artık işçi, iş kadını&adamı saatlerine transfer olmuştum...bu vapur sefalarında en büyük keyfim; elimde kitabım çayımı içip simitimi kemirmek olurdu....öyle yoğun çalışıyordum ki, akşam değil gece dönüşlerim günün son vapuruna bile denk gelirdi...günün son vapurunda 3-5 kişiyle-bir kısmı sarhoş- çok yolculuk etmişliğim vardır..nasıl cesaret ederdim, anlamak mümkün değil...artık asla o yaşlarımdaki kadar cesur değilim....

Bugün tekrar o yollardan geçtim işte Kadıköy-Karaköy hattında ...vapurdan inince köşesinde börekçi olan sokağa giriş, tekrar sol, köşede eczane, alt geçit, tünel...güzergah tıpatıp  aynıydı ama ben aynı mıydım? Hiç değil, öyle böyle değil, hiç değil...ben o yıllarda ilk gençliğimi bırakmışım...ben büyümüşüm...ben yaşlanmışım...bir yandan çok oraya ait gibiydim, bir yandan hiç değildim...geçmişim....bugün....bugün daha mutluyum, biliyor musunuz? Ben büyüdükçe, yaşlandıkça, yaş aldıkça, demlendikce mutlu olanlardanım...geç oldu, güç de oldu, söylemeliyim....

02 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Günün Hikayesi

*Güne anlamsız ama insanın ağzında, acı, kesif bir tat bırakan bir rüyanın kötü psikolojisiyle, ağrıyan bir karın ve soğuk soğuk terlemelerle başlangıç

*Kahvaltım; 1 tane golden elma ve sade, şekersiz filtre kahve( evet çok sağlıksız , biliyorum ve her zaman böyle değil...annem okumasın bu yazıyı, pas geçsin)

*Gamze'nin tatlı hediyesi; İtalya manzaralarıyla süslü minik masa takvimim...tekrar teşekkür ederim Gamse:)

*Haberlerden bile önce Laleninbahçesi ve Lale Abla'ların sonatı...bir de onun iyi dilekleri...kendime geliş...

*Şişli'ye arabayla yolculuk...arabada nostalji; yolculuğa eşlik eden Coldplay'in ilk albümü; "Parachutes"..uyanma parçası; albümün ilk şarkısı ;  "Don't Panic"  Albümde boş da yok zaten, her şarkı dinlenir, her daim dinlenir..demlene demlene dinlenir...

*Şişli'de  kurumsal bir şirketin toplantı odasında iş kadını maskesi, olanca şirinliğimle...

*Ofise dönüş, hava sıcak, klima açtıracak kadar...

*Öğle yemeği; zeytinyağlı ıspanak, bamya, bir kase yoğurt, yoğurt öğleden sonra uykumu getirir mi korkusu, yine çok mu yedim endişesi, yeşil çay....

*Tüm öğleden sonra seve seve çalışma, böyle ruhunu koyarak, olabildiğince....

*Aralarda "iyi ki onlara rastladım" ların onlarının yeni yazılarına göz atıp, yorum yazamamaca...

*Ruhdağını merak etme ve dayanamayıp 5 gün önceki Kurban Bayramı yazısına "iyi misin,nerdesin" diye ilgisiz bir yorum yazma...

*Sinemom bana yan masadan Bozcaada'da beni düşünerek çektiği fotoğrafları gönderdi.Tekrar teşekkür ederim Sinemom...Bir tanesi;




*Ofiste akşam üstü; eve dönüş için heyecan, bomboş ama eğlenceli kız geyikleri, ne yemek yapacağım telaşı, bu benim de mi başıma gelecekti  sızlanışı, anneyi daha iyi anlayış...

*Ofisten çıkış, yıkamadan arabayı alış, kuru temizleme, mahallemin ölmeyen bakkalı ve o ölmesin küçük alışverişi...

*Eve giriş, kapıyı açınca dışarı kaçan Gümüş'ü yakalama ritüeli, mamalarını veriş....

* Nefes almadan mutfak, 1 saatte 4 çeşit, bir gün önceden hazırlanan altyapı sayesinde...

*Sevgilim gelir, dışarı kaçan Gümüş'ü yakalama ritüeli, Gümüş'le Şeker'i biz mama yerken mamalarımıza saldırmasınlar diye salona kapatma ritüeli, mamalarımızı yiyiş, ellerime sağlık...

*Sevgilim öksürür; taze zencefil, kuşburnu, karanfil, tarçınlı karışım, içine de bolcana bal...(çocukken ballarımız petekle uzaklardan gelirdi, onun tadı da başka hiçbir şeyde yoktur)

*Sevgilim'e annesinin yukardaki karışımı, benim ellerimden(!) iyi geldi:)

 *Sevgilim, Moviemax'de köpekli bir animasyon izledi, sevgilim benim aksime animasyonlara bayılır, sevgilimin milyonuncu köpek alacağız tutturmasına azimle karşı koyuş...

Şimdiki zaman: Sevgilim uyudu...kedilerim uyumadı...Gümüş peçete kemiriyor..Toz Şeker camın önünde sarı ışıklara bakarak  pinekliyor...5. mandalinamı yiyorum...televizyonun sesi kısık, ev sessiz mi sessiz..gece de öyle...bazen bu sessizliğin bir haykırışla, istenmeyen bir sesle  bölünmesinden korkuyorum..bölünmeyen her gece için Tanrı'ya şükrediyorum...masamın üzerine bakıyorum da çiçekçimin bana hediye ettiği uçuk pembe karanfillerim soldu..acaba sevgilimin dediği gibi çiçekler gerçekten dallarında mı güzel? Ama ben kokulu çiçeklere bayılırım, evimin her yerinde canlı çiçekler olsun isterim, plastik çiçeklerden nefret ederim, plastik olan herşeyden ,plastikten  nefret ederim...kışın niye güzel kokan çiçek yetişmez...ben sümbülleri severim...görüyorsun di mi ey günce burası n'aptı bana, kopamıyorum, yazmadan duramıyorum..oysa "İmkansızın Şarkı"sını okumalıyım...peki..hoşçakal!

01 Aralık 2009 Salı

"Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"

Bu en sevdiğim Oktay Rifat şiirinin son dizesi...aynı zamanda Selçuk Altun'un  ilk romanının ismi...şiirle bu roman sayesinde tanıştım...öyle sevdim öyle sevdim ki evlilik davetiyeme koydum...sevgi ,hayat arkadaşlığı ve eş olma  durumu bu kadar mı güzel ve yalın anlatılır;

KARIMA

Sofalar seninle serin
 Odalar seninle ferah
  Günüm neşeyle uzun
    Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
         Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
          Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
      Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.


Şair "karıma" demiş,ben "kocama"okuyorum bu akşam..bakalım duyacak mı,dinleyecek mi?
                                                     


                                                            

28 Kasım 2009 Cumartesi

Ağaç



Fenerbahçe Parkı'nın, nam-ı diğer Burnun en ucundaki ağaç bu... Burun'da napılacaksa yapılır ama en sonunda ille de gelip bu ağacın önündeki taşların üstüne oturulur, dinlenilir, düşünülür,hayal kurulur, ağlanır, deniz koklanır, uzaklara dalınır... iyi gelir orası..hep iyi gelir...

Bugün eski defterlerimi karıştırırken 33 senelik ömrümde yazdığım iki şiiirden birine rastladım..öğrencilik yıllarımdan, '99'dan...şiiri deftere kaydetmişim,temize çekmişim, yazarken ki ruh halimi de eklemişim şiirin altına...şimdi bugün buraya da koymak istedim;

AĞAÇ
Ağacın yaprakları yok
Issız, kahve dalları var
Çeşit çeşit, çok
Ağacın dalları soğuk
Ağaç....
Üşür mü?
Sıkılır mı?
Düşünür mü?
Yok olmayı diler mi?
Gözler mi?
Var olmayı sever mi?
Bilebilmek ister mi?
Annesini özler mi?


O anda hissettiğim ne varsa ağaca yüklemişim belli ki:) 23 yaş bunalımları....

Sonra da aynen şunları yazmışım; "Mart 99, Marmara Bahçelievler 2. Kat, 17:20..şiir köşedeki sınıftan karşıdaki yalnız ağaca bakarak yazıldı. Öncesinde Burun'daki huzurlu köşe düşünülmüştü; kocaman yeşil çam ağaçları, kahverengi büyük gövdeleri, yeşil çimenler,ben ordayım, ağaca yaslanmışım, güneş ışığını akıtıyor,ışık hüzmelerini seçebiliyorum, ışık içime işliyor, ışık, ısı, kendimden geçiyorum, 0 çekiyorum, şu anda da....)

Burun'daki "huzurlu köşe" de şurasıdır;




Burundaki ışıklı,huzurlu köşe ; gerçek hali ya da hayali, her daim iyi gelir bana...işin içinden çıkamadığımda, karanlık, depresif anlarımda, bir molaya ihtiyacım olduğunda...bir nevi terapi...

Bugüne döner isek, aylaklığın keyfini çıkartıyorum tam anlamıyla,...sorumsuzca geziyor, yürüyor, tüm sararmış yapraklara basmaya çalışıp sonra bastığım için pişman oluyor, gazete ve dergilerimi karıştırıyor, kitaplarımı okuyor, hafif filmler izliyorum...uyuyorum bolcana, yatıyor ve hayal kuruyorum, hayal kurarken yine uykuya dalıyorum, kedi kızlarımın sessizce yanımda yatmalarının keyfini çıkartıyorum...bir de blog karıştırıyorum..akşamüstü Ruhdağı'nın 2009 arşivini bitirdim..2 yerde ağladım, aralarda güldüm, gülümsedim bolca,sıkıldığı anlar için sıkıldım... tam olarak aynı hissettiğimizi görüp hayrete düştüğüm bir sürü satır vardı, aynaya bakar gibi oldum... 30 yaşımdan sonra benim gibi düşünüp, benim gibi hisseden birilerine rastlamanın imkansızlığı konusunda kendimi ikna edeli çok olmuştu, bu dünyada yani blog dünyasında, her yeni keşfimde kendimi yalanlıyorum...çok sahici bir yer burası, inanmakta güçlük çekiyorum..2009'un en güzel ayrıntısı.....

26 Kasım 2009 Perşembe

Bayram Şekerleri

İçim kıpır kıpır bugün... bayram havası diye bir şey varsa o bende fazlasıyla mevcut...tüm gün ne yaptıysam heyecanla ve aceleyle yaptım...bir sonrası için daha da heyecanlanarak..neler yaptım peki...her zamanki şeyler...ama kendime ve sevdiklerime ayıracağım koskocaman 4.5 günün tatlı sarhoşluğuyla....

Benim Bayramlarım:

            Bayram'ımız...sokağımızın iyi huylu, sevgi arsızı, her daim tok, şanslı köpeği;



                                        
          Bunlar, çekirdek ailemizin Cemilzade bayram lokumları;




Bunlar da  yepyeni bayramlıklarım;





     Bu da bayram fon müziğim;
    tık

           Harmonika bu yazıyı okuyan herkes için çalsın....

               Hayattan çalınmış, uzun sürecek bir dört gün dilerim.....

25 Kasım 2009 Çarşamba

"Tiffany'de Kahvaltı"


Tiffany' de Kahvaltı, tüm zamanların en tatlı  küçük mutluluklarından benim için...Bugün ofiste birdenbire aklıma düştü...yazmak için geç kaldım dedim.

İşte;


Tık**

Tık***

Tık****

*Bu tatlı, hafif, romantik ve neşeli filmi sayısız kere izleyebilirim...bana koşulsuzca mutluluk ve huzur verir..

**Yüzyılın zerafet ve şıklık ikonu kimdir deseler; Audrey Hepburn derim...hep onun gibi giyinmek isterim....

***"Moon River" ı en güzel Frank Sinatra söyler...( 3 sene önceki küçük canlı yılbaşı çamımızın ismi; "Huckleberry" idi..1 sene kadar hayatımıza renk kattı,sonra biz ona verimli bir toprak bulamadan gitti,bitti... özlemle anıyorum!)

****Deep Blue Something isimli tek şarkılık grubun film kadar neşeli şarkısını da çok severim ayrıca, tam bir sabah uyanma şarkısı...

Şimdi bu gece bu film tekrar izlenmez mi???

23 Kasım 2009 Pazartesi

Mahallemin Kahvesi

Starbuck's Dalyan...

Efendim ben günüme şeker katılmamış sade ve acı kahvemle orda başlıyorum;

-Günaydın Peren Hn, bugün nasılsınız?
-.............
-Paket mi, burda mı?
-.............
-Tall'a shorttu, di mi?
-.............

İlk yudumumu içtiğim an "ohh" diyorum; "hayat var" Bu ilk yudumsuz güne başlayamıyorum...kafein bağımlılığı mı..evet, gururla taşıyorum...

Sonra bi yarım saat bi koltuğa gömülüp kitabıma dalıyorum. Günün ilk çalınmış zamanı; mesai öncesi, beni gün boyunca diri tutacak bi yarım saat.....

Sonra hafta sonu kaçamaklarım var, koşturmaca arasında yine bi yarım saat içeri dalıp, çalışanların ilgisiyle şımarıp, gazete eklerini okuduğum...

Hiç uğrayamazsam bile orda öyle sakin, konforlu, her daim beni saklamaya hazır duruşunu seviyorum... köşemde öylece oturup kendi başıma kitabımdan birkaç sayfa çevirme, açıp buraya bişiler yazma, açıp defterime bişiler yazma, pencereden sokağın devinimini izleyip hayal kurma ihtimalini...

Hem ben bu güncenin ilk yazısını orda yazdım....